About Me

Fotoğrafım
Yazmayı öğrendiğim günden beri "yazar"ım.

22 Şubat 2008 Cuma

sigara paketi ve tanrılar


Karışık, karmaşık,karmaşa... Karışma... Öyle kalsın...

Patika bir yol ana yoldan daha ıssız ve çetindir belki de ama bir o kadar da özeldir. Küçücük daracık bir patika yol buldum kendine. Karanın da karası bir gece tüm sesler kayıp ve tüm insanlar uykuda... Toprak düşler görmekte allı pullu, yıldızlar kadeh üstüne kadeh devirmekte, gecenin örtüsü ışıl ışıl dans etmekte en yukarıda... Zeus'un doğum günü, dediler. "Şimdi baba tanrıyı kutlamalısın..."

Kara gökten kocaman bir el indi ayaklarımın dibine... Hediye yok... Defolsun Zeus...

Bir adım attım ki şimşekler, yıldırımlar... Darbe üstüne darbe... Arbede... Nereye kaçsam bulur beni Zeus... Ben en iyisi sigara paketimin içine gizleneyim... Zeus, şimşek kustu o gece allı pullu düşler gören toprağın üzerine... Yıldızlar apar topar topladılar çilingir sofrasını... Gece yorganını çekti üzerine, ayaklarını gizledi o görmesin diye.

Öfkelendi Zeus, Ares'i çağırdı. Savaş üfledi Ares... Prometheus'a verdiğinden beter bir ceza düşündü ona . Ciğerini kuşlara yedirmek yetmez, ona öyle bir ceza bul ki Ares, aklını yitirmekten korksun... Çok korksun...

Ares, uçarak indi yeryüzüne... Tüm konuştuklarını duyuyordum. Sigara paketinin içindeydim hala. Tütün kokusu sinmişti üzerime... Ellerime bulaşan tütünleri toplayıp çiğnemeye başladım. Korkmadım...

Toprağı deşti Ares... Karnını deldi... Ağaçlarda yaprak kalmadı şiddetinden... Yıldızlar kapattı gözlerini... Ağaçlar gövdelerini eğdiler birbirlerine, taşlar bir yere toplandı korkudan, otlar kol kola girdi... Uğursuz Ares... Çılgın, deli, baş belası Ares...

Bir ara Hades'in sesini duydum. Bende değil, ben saklamadım... Buraya girmez, daha ölmedi... Ölümlüler vakti gelmeden burada bulunmak istemez...

Sigara paketinin içinden çıkmalıydım. O görmeden ellerimle ittim kutunun kapağını. Sürüne sürüne bir duvarın dibine kadar geldim.

Çıkar çıkmaz büyüdüm, büyüdüm, büyüdüm... Ares, ayaklarımın altında ezilecek gibi duruyordu. Kaçmaya başladı. Bir adım attım, eğildim yere, avcumun içinde nefes nefese kalmış büyüyen gözbebekleriyle bana bakıyordu. Onu zeytin ağacının dalına astım o gece... Bir anahtarlık gibi sallanıyordu...

Prometheusla elinde ateşle geldi... Elimden tuttu... Eve girdiğimde sabah olmuştu...

mor ve ses


Sessiz çok sessiz ıssız bir yere gitsem diyorum. Ve o sessizliğin sesini kaydetsem... Sonra şehrin bu en karmaşık yerinde açsam sessizliğin sesini sonuna kadar, o sessizliği duyar mıyım yine?

Bir duvara baktım, bir de kendime. Zorla bir huzur sıkıştırdı elime. Almak istemedim. Çantama koymuş ben görmeden. Adımlarım hiç bitmesin istedim. Duvar dibi boyunca yürümek düşünmek demek...

Duvarı düşündüm. Beni düşündüm. Çocukluğumu düşündüm. Bir kare aldım çocukluğumdan, parktaki çocuğa verdim. Aldı, bir ısırık attı beğenmedi, tükürdü... Sonra yine düşündüm. Sonra yine yürüdüm. Duvar bitti...

Bir şehrin tam ortasında yalınayak hissettim kendimi... Sesler batıyordu parmaklarıma. Nereye adımımı atsam kocaman sesler. Birinin üzerine bastım. Mor bir kan fışkırdı acı bir ambulans çığlığı renginde... Ayaklarım mosmor olmuştu sesin renginden... Alabildiğine koştum. Ayaklarımın altında ezilen seslerin rengarenk çığlıkları pantolonuma, pantolonumdan kollarıma, kollarımdan yüzüme sıçrıyordu... Beni her gören, “işte o” diyordu, “az önce yüzlerce sesi öldürdü o, yakalayın!”

Bir duvar dibi buldum kendime. Nefes nefese nefes nefese nefes nef... es... e... Sesler kesildi, ardımdan koşanlar bir bir yağlı boya tablonun içindeler şimdi... Duvarın karşısındaki dükkanın camekanından bana bakıyorlar. Pantolonum eski rengine geri döndü, kollarım, ayaklarım, yüzüm... Hepsi eski rengine geri döndü... Dükkanın vitrininden beni izleyenler utandı...

Bir balkonun altındayım şimdi. Yürüyorum. Adımlarım hızlı ve kesin. Bir an önce eve dönmeliyim. Daha hızlı yürümeliyim. Eve dönmeliyim. Eve... Dönmeliyim...

kayıp

"Energizer" mıydı "Duracell" mi o bitmeyen pil? Hangisiyse ben ondan istiyorum acele tarafından. Zira kırmızı ışık artık hiç sönmemektedir. Tehlike de denebilir buna...

Kayıp insanlar gibiyim. Hani o hem hafızasını kaybetmiş hem de gitmiş insanlar gibi. Kim bulursa onları hiç şansı yok ki o bilemez nereye gideceğini.

Kendi içimde kayıbım. "Wanted" yazıp duvara asmış zihnim. Yüreğim karalar bağlamış bir an evvel bulunayım diye.

Yokum ben. Aramayın beni!

Kayıp insanlar gibiyim... Oysa ne ayıp!

"Sen güçlü bir insansın" yakışır mı hiç? Ben yaptım oldu, yakıştı.

Kayıp insanlar gibiyim. Ansızın ellerimden kayıp giden insanlar gibi...

Ne ayıp ne ayıp!

Ayıpsa ayıp! Güçsüzüm, bataryam bitti... Kayıpsam asıl size ayıp!

Kapalı Kapılar



Ardında ne konuşulur edilir bilinmez sanılır, ama bilinir...

Bir an yalnız hissedersin o kadar... Gerisi hikaye... Kapı açılıp da biri çıkınca içeriden sır çözülür...

Ama bir de sahiden kapalı kapılar vardır ve sahiden yalnız hissedersin... İşte ona bir şey diyemem...

Söz Kapısı-2



Hangi kelimenin tutsam elinden, elimde bir iki harfi kalıyor... Bir bütün olamayacak kadar kısır kalıyor satırlarım da... Bu kapıdan elim boş dönmedim hiç... Kelimeler kendi sırlarında kalıyor...

Sırra kadem basmış sesler var elimde... Altı noktalı "k" sesi, nazal "n" var, üstü çizgili "u" var... Kef var, sin var, se var... Kelimelerin seslerini duyuyorum inceden... Bir yazı geliyor... Eğildim, dayadım kulağımı raylara, yakın, çok yakın... Söz kapısından bir atlı geliyor...

kırmızı

Mekanik sesiyle bir adam, kapı gıcırtısını andıran tonlarda çıkardığı konsonlara civciv sesi kadar keskin vokalleri ekleyip, hiç ama hiç durmadan konuşuyordu. Kitabın 232. sayfasını tam üç kez okumama sebep bu adamın sesinden kaçmak için, kafamı yukarı kaldırdım. Tanrı'ya seslenecektim ki tam "al beni bu mekandan, kurtar" diye, rengarenk boyalı camlardan yapılı bir vitray, lisedeyken yaptığım Picasso'nun bir röprodüksiyonunu anımsattı bana. Bir kadın yüzü değildi elbet; ama renklerin istifi ve biçem mükemmeldi. Aldı beni Tanrı'nın eli ve koydu renklerin içine... Önce sarıya bulandım. Sarıya sarıldım, sarı sardı beni sarstı sarstı, attı kırmızının kucağına... Kırmızı kır sakalına kırağı düşmüş noel babanın giysilerinden daha kırmızıydı. Ama sakin bir kırmızı. Sakin kırmızıları sevmem ben. İçine biraz şarap katılmalı. Bir boğa onu görünce dayanamamalı... Kan kırmızı olmalı. Kıp-kırmızı... Saçlarıma uzandı kırmızı, aldı okşadı, incitmekten korkar gibi bıraktı bir yana, sonra gözlerimdeki kendinden olanları ayıkladı attı kendi üzerine... Kırmızıya kan akıttım gözlerimden... Gözümü aldı kırmızı...

Mavi ve yeşil... Kırmızının girdabında kaybolduğum "an" yeşil ve mavi de benimleydi... Kaybolduk...

ödünç kelimeler

ödünç kelimeler çıktı ceplerimden
sahipleri bekler hemen götürüp vermeli
sonra da demeli ki
hiçbir işe yaramadı bunlar
kusura bakma ama...

kendi kelimelerim var benim
sevmek deyince bağıran
tutku deyince haykıran
gidenlere küsen
kalanlara sitem
öyle çok kelimem var ki
bıraksam yadi düvele yeten...

20 Şubat 2008 Çarşamba

sakız fado kırmızı kurdele

Güneş bitmemiş daha... Biraz daha aydınlık... Biraz daha yaz kokusu biraz daha yosun rengi değdi tenime... Melon şapkalı bir adamdan aldığım ödünç sigarayı içer içmez iade edeceğim kendisine...

Bir bacadan pembe dumanlar yükseliyor. Bir çocuğun yüreği yanıyor olmalı. Annesi ona kızmış mı ne? Öyle diyor dumanda... Bir sigara daha bulmalıyım. Cevabı hemen yazmalıyım. Evet bir küçük bir büyük duman, bir küçük daha... Bitmek üzere. "Anneni üzme" nokta... Bakalım cevap yazacak mı? Yeşil duman... Gerisini okumama gerek yok mesele halledilmiş...

Yürüyorum. Duruyorum. Yürüyorum yine... At nalı yerde... Tam sevinirken, önümden geçen kara bir kedi... Nalı, kedinin boynuna takıyorum. Kedinin ağzında dört yapraklı yonca, merdivenin altından geçiyor... Porto şarabı içmeye gidiyor... Fado da dinler mi?

Sakız ağacının deli eden kokusu ellerimde... Yüzüğüme hapsediyorum gözlerini. Sakız ağacı parmaklarımda... Bir bardak su diyorum... Getiriyorlar... Açıp yüzüğün üzerindeki minicik kapağı, sakız ağacının gözlerini döküyorum suyun içine, kimseler görmeden. Bir tek parmaklarım biliyor olanları. Faili meçhul olmayan bir fiili ifa ediyorum. Mefulü sakız ağacı...

Umutlar birikmiş ceplerimde... Buruşturup atıyorum yere. Yeni umutlar lazım bana... Kırmızı kurdeleli bir tavşan geliyor yanıma. Al, diyor. Bunu senin için çektim:

Düşme kimsenin derdine

Senin bu başının derdi ne

Sen bak kendi kendine

Umutsuz gün geçer mi

Elinden tutuyorum tavşanın. Sarı güllere değiyor tüyleri yürürken. Güneş gibi parlıyor şimdi... Ben bu niyeti beğenmedim, diyorum. Al bunu başka ver bana. Bir şartla diyor: Kırmızı kurdelemi çöz benim. Kurdeleyi çözüp denize atıyorum. Tavşan istemediğim kadar şiir bırakıyor ellerime... Al bunları ihtiyacı olanlara götür... Ya ben diyorum hangisini alayım?

Üzerinde rüzgargülleri olan bir uçurtmanın rengarenk kuyruğuna biniyorum. Melon şapkalı adam sahilde sigara beklerken ağzında dört yapraklı bir yonca olan kara kedi geçiyor adamın arkasındaki bacasından yeşil duman tüten evin önünden. Sakız kokusu yayılıyor etrafa... Elinde porto şarabı olan bir kadın fado dinlerken kırmızı bir kurdele getiriyor dalgalar ayaklarına... Üzerlerine konfetiler bırakıyorum onlarca yüksekten...

19 Şubat 2008 Salı

mikado'nun çöpleri


mikado'nun çöpleri

Ay ışığıyla aydınlanan bir geceydi... 41 tane çubuk verdiler elime... Avuçlarının arasına aldı iki el onları ve bıraktı masaya... Benim ellerime sığmazdı Mikado’nun çöpleri o zamanlar... Minicikti ellerim... Koskocaman bir sesi vardı az sonra bana o çöpleri hiç kıpırdatmadan almam gerektiğini söyleyecek varlığın. “Şah damarımdan daha yakındı” bana...

Bu çöpler var ya, dedi. Bunlarla var olacaksın. Ve hatta var olamazsan yok olacaksın, birini bile oynatma yerinden diğerini alırken... Mavi çizgili olana dikkat et. En yüksek puan onun... Ona çok dikkat et... Zira, var olamadıkça yok olacaksın..

O zamanlar sadece “peki” demeyi biliyordu çocuk dudaklarım, dilim ve ağzım. Patlamalı ses “p”, düz geniş ünlü “e” , sert sessiz “k” ve dar ünlü “i” ... “Pekiyi” değil ha... Aman yanlış olmasın. O karnelerimdeki sabit konu... Bir süre sonra sıradan gelmeye başladı zaten pek iyiler... Ben büyüdüm notlar küçüldü... O zamanlar da “pek” iyiydim ama iyisin dediler... Neysen osun...

Bir cerrah elindeki on parmak kadar sakin ve telaşsızdı ellerim. Öyle bir yerinden yakaladım ki ilk çöpü nasıl aldığımı ben bile anlayamadım. Karşımdaki oyuncu sağlamdı, çok sağlam... Bana şah damarımdan daha yakındı...

Öyle kusursuzdu ki...

Sıra bana geldi yine... Çok kereler olduğu gibi ay ışığıyla aydınlanan bir gecede...

Hep aldım...

Hiçbir çöpü yerinden oynatmadım...

Aldıklarımı bile düzgünce istifledim...

Hiçbirini hoyratça bir kenara atmadım!

Hiçbir zaman hoyrat olmadım!

Diye bağırdım ki...

Susssss... Bana bağırma, dedi o koskocaman ses... Susss...

İsyan etme...

Mavi çizgili çöpü alma sırası ona geldi ben sesimi büyüttüğüm zaman. Yine aldı... Sessizce... Bir hamlede ve temiz... Operasyon tamamdır... Şimdi sen ambulans çağır istediğin kadar, voltajı yükselt yükseltebildiğince ver elektro şoku ve ağla... Bir daha bir daha... Geri dönemez mavi çöp... Mavi çöp bende... Yenildin... İstediğin gibi oyna artık... İstediğin kadar yanabilirsin... Derdine yanabilirsin... Pervane olup mavi çöpün ışığında kaybolabilirsin... Mavi çöp bende... Onu geri alamazsın ki...

Oyun bitti...

18 Şubat 2008 Pazartesi

özel bir ad

ÖZEL BİR AD

Hep zamirler var etrafımda. Ve onlar, kendilerinin ad olduğunu sanıyorlar. Sakın seslenmeyin öyle sansınlar. Hâlbuki benim için, birinden, bazısından, ondan, bundan, şundan, hiçbirinden farkları yok. Ben bunu onlara söyleyeceğim aslında; fakat bünyeleri kaldırmaz diye korkuyorum. Susun... Sakın seslenmeyin onlar öyle sansınlar.

Elbette duyacaklar. Ama şimdi değil. Şimdi söylersem olmaz. Güçlü olmam lazım. Onlar sadece ad bile değiller aslında. Sıfatlarının sarhoşluğunda kavrulup yiten insancıklar. Bana ne sizin sıfatınızdan? Onlar basit birer sözcük değil mi nihayetinde? Sıfatları bırakın! Ne kadar fiiliniz var onun söyleyin bana.

Güneşin batışını değil de doğuşunu hayranlıkla izleyebiliyor musunuz mesela? Bir bebeğin gözyaşına gizlenip annesinin yüreğini görebiliyor musunuz oradan? Çıplak ayaklarıyla ayazda donan bir genç kızın paltosu olmayı düşündünüz mü hiç? Ya da “bir de rakı şişesinde balık olsam” diyebilen şairin kadehine dokundunuz mu inceden?

Ne kadar fiiliniz var bana onu söyleyin! Bu ille de etrafa bakmayı da gerektirmez. Dilerseniz içinize bakın. Ne zaman kendinizi dinlediniz herkesi susturarak? Kendinizi övdünüz mü hiç başkalarının övmesini beklemeden? Kendi kendinizle baş başa verip kadeh tokuşturabiliyor musunuz daha güzel günler için?

Bereketi bekleyen hareket etmeli o halde. Zira yağmur gibi yağan üstünüze farkındalık olacak üstelik. Ve siz o yağmurun altında tüm sıfatlarınızdan arınmış bir biçimde bir zamir olmaktan öte özel bir “ad” olacaksınız. Çok özel bir ad... Kime diye sormayın! Kendinize...

Aslı

17 Şubat 2008 Pazar

yokluğun kadar yalnızım


Yar dilinden dökülen bir mısradır

Yalnızlığım

Asaletin kadar yalnızım

Kirpiklerimin içinden geçer de gözlerin

Açarım bakarım sen yoksun

Sensizlik kadar yalnızım

Bir ince selvi olur bedenim yokluğunda

Taşradaki gecenin sessizliği

Gündüzün kimsesizliği

Sözlerimin ağırlığı kadar yalnızım

Gurubun güneşi kadar azım

Sızmak için güne

Kazısam güneşi tenimden

Sabahın rüzgarı kadar yalnızım

Sensiz bir geceye uyandırır ellerin

Su yürütür gözlerime düşlerim

Ben her gece seni dinlerim

Seni söylerim

Seni beklerim

Şimdi sen yoksun ya

Yokluğun kadar yalnızım

16 Şubat 2008 Cumartesi

o ki zaten hiç bitmiyor

Hangi dağda kurt ölse de

Kussam umarsızca en yalnız gözyaşımı

Diye, kollamıyorum artık

Puslu devrânı.

O ki zaten

Hep var artık.

Eskindendi,

Yitenlerin henüz gitmediği eskiden...

En olası zamanlarda,

Olmayası zıpkınlar gibi girerdi

Bir bir içime o zerre miktar sular.

Yakışmasına yakışırdı; lâkin yakıştırmazdım,

Yakıştıramazdım.

Her damlada delinen bir yüreğin

Çığlığını sakladığı yastıkları,

Hiç tanımıyor gibi yapardım sabahları.

O ki zaten

Artık var hep.

Sindiği pamuklara sığmadı.

Yastıklar ispiyonladı.

Gözlerim kanıtladı.

O ki zaten

Artık hep var.

Şimdi,

Geniş zamanlarda,

Geniş mekânlarda,

Geniş geniş çağlıyor

Gözümün ırmakları.

Hangi dağda kurt ölse de

Kussam umarsızca en yalnız gözyaşımı

Diye, kollamıyorum artık

Puslu devrânı.

O ki zaten

Hiç bitmiyor.

kapılardan yedisi

KAPILAR

1- Baba Kapısı

Mavi boyalı tahta köy evlerinin kapısını andırıyor. Kapı koluna yakın bir yerde ip var. O ipi çekince kapı açılıyor. Arkada iki parmağım kalınlığında bir sürgü... Tahtaların aralarında ince boşluklar var. Tahtalar yağmur yiyince şişiyor, ağır sıcakta kupkuru olup içine çekiliyor. O aralıklardan bakmak gerekiyor bazen, kapı sürgülüyse... Baba kapısı, kırmızıydı eskiden. Şimdi mavi... Yaşlı mavi, cümlede kullanılmaktan eskimiş bir mavi gibi... Kapının ipi çekilince açılacağını başkaları biliyor... Ben bilmiyorum. Görüyorum, duyuyorum. Alışmış elim, hep bir zil arıyor. Zile basacağım, babam kapıyı açacak. Zile basmadan bekliyorum. O zaman “tık tık...” çalıyorum kapısını... Bir türlü o ipi çekip, kapıyı çalmadan içeri giremiyorum. Sürgülü olmasa bile... Baba kapısını çalmadan girmek isterdim içeriye...

2- Kardeş Kapısı

Deli Dumrul’un bir kardeşi olsaydı, yâr kapısına varmadan bitirir miydi işi Azraille? Azrail de yaman tahsildar... Çek-senet mafyası gibi mübarek. Topuğundan da vurmaz adamı... O hikayede Deli Dumrul’un bir kardeşi olması gerektiğini düşündüm hep. Ana ve baba kapılarından eli boş dönen Dumrul, kardeş kapısından da eli boş döner miydi? Yâr kapısına muhtaç kalır mıydı? Bilmiyorum.

Kardeş kapısı yufka yürek kapısı... Benim kapımsa o, evet. Ya kardeşimin kapısı? Bilmiyorum. Bunu da bilmiyorum.

3- Yâr Kapısı

Onun kapısında bir bekçi var. Sadece bekçi olsa iyi... Güvenlik kameraları var. Isıya duyarlı alarmlar var... Kapı gibi kapı... Sadece onun parmak izini okuyabiliyor. O kapıdan ne ben girebildim içeri, ne de bir başkası... Kapının ardında ne var? Hiç bilmiyorum...

4- Söz Kapısı

Bu kapıyı ne zaman çalsam envai çeşidi pervane olur da döner eteklerimde. Sözcükler dizi dizi dizilir söz olur da serilir halı gibi ayaklarımın dibine. Söz kapısından hiç elim boş dönmedim ben. Tezgâhtaki en ellenmemiş sözü bulabilmek için herkesin yaptığı gibi sabah erkenden değil, gece geç vakit çıkacaksın yola... Göz bile değmeyecek söze... El değmeyecek... Bakir sözler yeter ancak meramı anlatmaya. Söz kapısı bir gümüş kapı... İnce parmaklı nakkaşların aşkları var nakışlarında... Her nakkaş bir giz kazır kapıya. Muamma... Kimi çözülür kimi çözülmeden bekler yüzyıllardır. Söz kapısının sırrını dinle... Dinledikçe çözeceksin muammayı...

5- Renk Kapısı

Mavi, yeşil, kırmızı, mor, sarı... Camları boyayacaksın. Sonra kafana göre bir desen, ruhuna göre bir kombinasyon, paşa gönlüne göre bir tarz vereceksin kompozisyona... Ve yukarı, en yukarı asacaksın onları... Bir kubbe gibi olacak cam... Güneş vurdukça renkler değişecek, renkler değiştikçe sen değişeceksin, sen değiştikçe her şey değişecek... Güneş vurmadığı zamanlarda renk renktir yine diyeceksin ve kafan hep yukarıda, gözlerin hep renklerde olacak... Ne güzel...

6- Büyük Kapı

“Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece... ”

Küçük kapılardan geçemeyince büyük kapıdan geçmek istiyor insan. Büyük kapı kaprissiz, şakası yok... Açar kanatlarını... Gir ya da girme... Kilit yok üzerinde... Sürgü de yok ardında, hiçbir şey yok... Zili de yok... Sadece o kapıdan girmek istemek yeterli... O zaman da sen yoksun... Büyük kapıdan nasıl olsa bir gün geçilecek, bırakalım kendi boşluğuna çeksin bizi...

7- Han Kapısı

Ardına kadar açık... Han soyundan geliyor diyor adın... Evet geliyor... Ondan mı açık han kapısı? Evet ondan...

ikisi de gerçek değil

Ay ışığı aşığı mı olmak lazım kalmak için gecede? Yoksa kuşların en bilinmezi ve vasıfları en tarif edilemeyeni gece kuşu olmak mı? Geceler midir insana “ölüm de var” dedirten yoksa ölümler midir geceyle gelen?

Oldum olası hem ürkerim gecelerden hem de severim anlamsızca. Ne için sevdiğimi bilmeden;ölümü getirdiğini aklıma bilerek. Hem olmasın isterim hem olsun. Gece kendim olurum,gündüz olmam gerekeni… Gündüz riya mı yoksa? Onun için mi aynı duyguları onun için hissedemem? Onun için mi gündüz hakkında bir kelime bile yazmak gelmez aklıma? Gündüz yalan mı yoksa? Oysa hep mutlu olduğum gecelerde, geceler yalanmış gibi gelir bana. Gündüzler ise gerçek. Gece mutsuz olduysam, gündüzler yalan gece gerçek… Oysa ben hiçbirinin gerçek olmadığını çok iyi biliyorum. Bir gerçeğe yol almak için o saati bekliyorum. Belki gece de yok o zamanda,gündüz de… Belki gerçek de... Ne ise işte o,onu bekliyorum. Değişmeyeni,sabit olanı,yalan olmayanı…

hercai-1

Bir de menekşeye vermişler bu sıfatı. Garibimin neresi hercai? Olsa olsa açsam mı açmasam mı diye kararsız kalmıştır. Yoksa düşünebildiğinden, bir gönül yarası çaresizliğinden değil.

Mor menekşeleri, neden sevdiğimi bilmeden severim. Tıpkı kaktüsler gibi... Onları da neden sevdiğimi bilmem aslında; ama yine de severim. Kendisine bu nitelendirmenin verildiğini bilseydi tavır koyar mıydı acaba menekşe? “Dur bakalım. Ben hercai değilim, son derece kararlıyım. Sen kendine bak!” der miydi? Bir aklı olsaydı bizim gibi, âlâsını söylerdi.

Menekşe, sen de o zaman söyleseydin. “Ben menekşeyim kardeşim. İstediğim zaman açarım, istemediğim zaman açmam” deseydin. Sana hercai diyenlere, şöyle on numaralı bakışınla,derinden göz süzüp profilden bir de poz verseydin.

Menekşe,sen de benim gibi misin? Bunları dışından değil de içinden mi söyledin?

Neden o zaman sana bu hercai deyişler? Sen gerçekten hercai misin? Ben gerçekten hercai miyim?

sen büyüttün de biz büyümedik mi

Güneşli bir bahar sabahı girdiğimiz o güzel sokaktan çiçeklerle örülü bir tâkın altından geçerek çıkmak da vardı... Ya da o yaralayan duvarları kıracak, paramparça edecek bir balyoza sahip olmak da...

İçimizdeki sokağı karış karış bilerek çıksaydık o zaman... Elimize bir harita alsaydık. Yanımızda yardımcı pilot... Keşke böyle olsaydı değil mi?

Ne yardımcı pilot ne de bir harita... Bazı hayatlar hesapsızca yaşamak içindir. Bazı hayatlar milimi milimine planlı. Sanırım o sokaklarda duvarlara çarpa çarpa yürüyenler ve en sonunda o son duvara toslayanlar, “iyi ki yaşadım” diyenler. Yaralar olmasaydı neyi anlatacaktık? Yaralarının acıdığını duymasaydık bedenin ve ruhun nasıl farkında olacaktık?

İçimizdeki tomurcuğu büyütmeyen, dibine su vermeyen bahçıvana olsun sitemler. Bize, kendimize değil...

O, bizi büyüttü de biz büyümedik mi?

gordion

Sen nasıl bir insansın çözemem... Belki sen de beni çözemiyorsun.


Gordion, gibi çözülmeyi mi bekleyeceğiz?

Gordion’u çözenin dünyaya hükmedeceğine inanılırmış.

Büyük İskender gelmiş ve bu düğümü çözmüş. Sen mi olacaksın o, yoksa ben mi? Yoksa Büyük İskender mi gelecek tekrar çözmeye?

Gel birlikte çözelim...

İskender, eli boş dönsün.

git zaman

Aylardan hangi mayıs yıllardan bin dokuz yüz ne? Ne önemi var? Zaman işte... Tanpınar gibi duyamıyorum... “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında / Yekpâre geniş bir ânın parçalanmaz akışında.” diyor o... Zamanı “an”ı parçalayabiliriz oysa.

Zaman kavramı çoğu zaman sorunsalı olmuş insanın. Sorunsal diyorum çünkü gerçekten çözülememiş. Çözülmesi gerekir mi peki? E gerekir tabi. Çünkü zamanı yakalayamıyoruz. İnsanoğlunun huyundan mıdır suyundan mıdır bilinmez; ama somutlaştırmak isteriz hep her şeyi. İnsanın “canı yandı” deriz; “yüreğine ateş düştü” deriz. İlle de somut olarak görmek, göstermek isteriz. Bu yüzden saati, takvimi bulmadı mı insan? Ama ne kadar somutlaştırırsan somutlaştır 17 Ocak 1976’yı tekrar yaşayabiliyor muyuz? Hayır, yaşandı ve bitti. O zaman nasıl oluyor bu saat, takvim ne işe yarıyor? Şu tarihte şu saatte şunu yaşadım ve bitti demek için mi?

Zaman bir dipsiz kuyu... Çeker de çeker içine. Zamanın içinde de bir doğruyu oluşturan noktalar gibi noktalar olduğunu farz edelim. Ama zaman “doğru” gibi “net” bir kavram değil. Doğruyu oluşturan noktaları birleştirebiliyoruz ve “doğru” görülebilir bir hale gelebiliyor. Ya zamanın içindeki noktalar? Onları ne diye tabir edeceğiz? “An” mı diyeceğiz? “An” desek anın da içerdikleri var. Hissedemesek de o da bölünebilir. Bir anın içinden yüzlerce, binlerce, birçok “an” çıkabilir.

Zaman en hızlı akan nehir ve bizler aynı nehirde onlarca yüzlerce, binlerce kez yıkanmak isteyen mahluklar olarak sürekli eskiyi yaşamak onu idrak etmek, yâd etmek için çabalayan esrikler olarak, neyin sarhoşuyuz o zaman? Eski zamanların bize verdiği hazların mı yoksa daha acısını yaşamadığımız acıların mı?

Düşünüyorum... Çocukluğumun geri gelmeyeceğini, gençliğimde yaşadıklarımın hiçbirini bir daha yaşamayacağımı, en mutlu olduğum anı ağır çekimle bir kez daha zevkle izleyemeyeceğimi bile bile tekrar aynı suda yıkanma isteğimin nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorum. İnsan imkansızı bilir de bilmesine rağmen neden bu kadar ısrarlı olur? Haydi, geçmişte hep mutlu oldum diyelim. Mutluluğu özlersin. Ya acılar? Onları neden hatırlar ve o yıllara o günlere döner ki insan?

Küçük bir çocuktum. Kendimi bildiğimi hatırladığım anlar bir hastane odası, merdiveni... Ve annesine el sallayan küçük bir çocuk, ben... Bu kare hâlâ daha gözümün önünde. Annemin beyaz pijamaları... Anneannemin elini tutuşum... Büyüdüm... Koca bir yatak... Üçümüzü bir yatardık kardeşlerimle. Annem yine yok. Hastanede... Ameliyat olmayı kendisi istediğine dair kağıt imzalatmışlar. Ne demekse? İş ciddi demek. Ve sabaha kadar tanrıya yakarış. Çocuk sözleriyle... Sanırım yaş 7 ya da 8... Biraz daha büyüdüm. Yaş 18... Ameliyathaneden aceleyle çıkan bir doktor ve elime verilen bir tüp kan. Annemin kanı. Hala daha sıcak. Sıcaklığı avuçlarımın içinde. Demek yaşıyor diyorum. “Al bu kanı diğer binaya götür! Aynısından verecekler, bize hemen getir!” Avuçlarımda hissettiğim o “an”ı kimse belleğimden silemez. Ve biraz daha büyüdüm. Ambulans ve beyaz ışık. Nefret ederim, koparım, parçalanırım, havaya savrulurum ambulans sesini duyunca... Evimin hiçbir yerinde beyaz ışık yok. Evinde beyaz ışık olanların evine gitmem.

Keşke olsaydı da diyorum yine aynısını yaşamaya razıydım. Aynı nehirde bir kez daha yıkanmak istemek, acı çekeceğini bile bile... Neden?

Zaman akıp giderken yatağını derinleştiriyor. Al sana diyor. Tüm bedenini ruhunla beraber acıtıyor, eskitiyor, hırpalıyor. Ama hala daha “istiyoruz” onu.

Zamanın içindeydim, yalnız kalmak istediğimde ustaca dışına çıkmayı da bildim. Ama artık zamanla baş edemiyorum. Beni parmağında oynatıyor. Oradan oraya fırlatıp atıyor.

Git zaman! Beni rahat bırak!

câm-ı cem

Câm-ı cem devri değil bilmez miyim? Medet sunan sâki yüzyıllık izinde... Cemşid’in hakkı ipotek edilmiş. Câm, orta malı olmuş elden ele... Mest etmiyor ucuz şarap “kafa yapıyor”...

Dionysos ve Cem amuda kalksalar mekânlarında yeridir.

Yeni trendim bir başka savurdu beni bu gece. İlle de bir şeyler çağrışmak zorunda mı? Adam gibi içemeyecek miyim ben? Bir kadeh şarap koydum kendime en kırmızısından. Ne cemi kaldı camı... Ama severim her şeyin bir hikâyesini bilmeyi, okumayı. Cem’in hikâyesini anlatmıştı şarabın tadını bilmeyenler “ser-hoş”u anlatırken. Meşhur İran şâhı Cemşid’in cariyelerinden biri bir gün amansız bir hastalığa yakalanır. Baş ağrısından ölecektir neredeyse. Mahzene iner ve o an ölmek ister. Orada bulduğu bir şurubu içer. Öyle ki o şurup çürümüş bir üzümün suyudur. Diker kafaya, deva bulur. Ve böyle bulunur şarap efsaneye göre. Cemşid şarabın babasıdır. Ve o yüzden, içki meclisinde sâki şarap dağıtırken kadeh elden ele dolaşır. Şarabın sonu tortuludur. Ve o içilmez, toprağa dökülür. Ve güzel bir nedene bağlanır şarabın toprağa dökülmesi, derler ki: Bu da Cemşid’in hakkıdır. Ben Cemşid’in hakkı safhasına gelmedim daha, dibini bulmadım. Bulursam bu gece olmaz belki ama düşünüyorum hangi toprağa dökeceğim onu? Şimdi beş kat aşağı in. Elinde şarap şişesi.... Bir toprak parçası bulacağım diye uğraş gecenin bir vakti. Olacak iş mi? Affet Cem. Senin hakkın saklı kalsın. Söz bir dahaki sefere bir saksı bulup dibine dökeceğim.

O çiçeği görmek lazım birkaç gün sonra. Kafayı tutabilir mi sabit o gece bilemem. Hiç sarhoş çiçek görmedim zira. Aslında insandan başka sarhoş olmuş canlı da görmedim. Düşünsenize sarhoş bir tırtıl... Dümdüz değil de yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidiyor... Hayal edebiliyorum... Ara sıra sağa çekip tek tek götürüyor kadehleri. Yarasın tırtıl... Gerçi tırtıl da niye içsin ki? Derdi mi var onun? Gece uyuyamıyor mu? Eve ekmek mi götüremiyor? Anlaşılmıyor mu? Ya da kendini tırtıl gibi hissetmiyor mu? Yapmaz tırtıllar böyle şeyler. Onların tek derdi öylesine bir yaşamaktır. Böylesini bilmez ki garip. Derdi bilmez...

Bir yudum daha... Kıpkırmızı bir yudum

Alaşağı eden bir yudum

Git, git de artık yat diyen bir yudum

Derde dert katan bir yudum

Ağlatan bir yudum

Ağlama diyen bir yudum

Dibini bulmuşuz kadehin

Yudum yudum...

Kıpkırmızı bir cam... Öfke yok bu sefer kırmızıya, bilakis saygı var. Görevini iyi yapsın diye...

çığlık

Büyük kapı olanca ihtişamıyla gacır gucur açılırken üzerindeki paslı anahtar yere ha düştü ha düşecekti... Kocaman eliyle itti düşmesin diye onu bir adam. Kapı yine açıldığı gibi kapandı, ağır ve gacır gucur...

Şölen başlıyordu. Ellerinde renk renk toplarıyla şaklabanlar, yüzlerini boya küpüne batırıp çıkarmış cüce soytarılar oradan oraya atarken kendilerini, sesin içinde sessizliği barındıran ilişebileceğim bir köşe aradım kendime. Gözlerimi kapadım. Sesleri görüyordum iri ufaklı, kimi kaya gibi ağır ve sert, kimi tüy gibi hafif ve uçarı, kimi sen, ben gibi sessiz sesleri... Soytarılardan biri yanıma geldi. “Gözlerinizi bana verin!” dedi, “Rahat edersiniz...” Aldı gözlerimi, vestiyere astı usulca... Yarım saat sonra getirin dedim. Sesleri göreyim, sonra renkleri duymak istiyorum...

Bir soytarı dizimin dibine geldi, oturdu. “Hangi sesi görmek istiyorsun bu gece?” Bana bir dudak ünsüzü göster dedim. Bir “P” sesi çekti torbasından... Eskimiş bir “P” idi, harap olmuş, küflenmiş, mecali kalmamış patlamaya. “ “P” yi gördün mü?” dedi, yıllarca saklandı bir müzik kutusunda. “P”ek muhterem, “P”ek muhteşem bir zât-ı muhterem bile “P”arlatamadı onu bulduğunda. Sonunda “P”es etti, “P”aldır küldür attı onu bu torbaya... Kimden kaçtı, neden gizlendi bilinmez. Başka ses göstereyim mi sana?

Göster, dedim. Hani o çığlık çığlığa yaşayıp da çığlığını içine gömenlerin hiç duymadığım çığlıklarını göster. Bir çığlık çıkardı torbadan... İçeriye gömüle gömüle katman katman olmuş eflatun renkli ürkek bir sesti... Korktu beni görünce, gözlerini benden kaçırdı. Onu bana verir misin, dedim soytarıya... Koklamak istiyorum... Çığlık sakladı kendi, ufaldı ufaldı bir nokta gibi kayboldu gözden ve soytarı bana bağırdı, “ Hemen git buradan!”

Gittim. Gözlerimi de aldım gittim. Gacır gucur açıldı kapı. Paslı anahtarı kimse görmeden üç kez çevirdim üzerlerine. Çığlığımı da aldım gittim. Kaybolmamıştı ki...

araf

Bir masa... Bir sandalye... Sandalye dediğim, çay bahçesi sandalyesi, mavi boyalı, tahta...

Sol omzumda bir ağırlık hissediyorum. Başımı o yana doğru çevirdim. Elinde kristalden bir çubuk, sözüm ona sihirli değnek... Gerçi sihirli gibi görünmüyor ama neyse.... Amma da saçmaladım. Ben hiç sihirli değnek gördüm mü de sanki sihirli gibi görünmüyor diyorum. Yazarların böyle saçma cümleleri olur ara sıra... Affedin... Ben okuyucu olsam kaçırmazdım. Hatta çemkirirdim. Ha ha ha... Yazara bak... Amma da uydurmuş diye... Bu bir öykü olsaydı aynen de böyle diyebilme hakkı saklıydı herkesin. Ama bu bir öykü değil... Masal...

Şimdi, bir dudağı yerde bir dudağı gökte dev için uygun bir cümle bulmadan önce; elinde kristal çubuk taşıyan ve benim sihirli olduğunu tahmin etmediğim değneğin sahibine döneyim izninizle.

Gözlerini dikti bakıyor... Dile haydi dile... Bakma öyle... Dile ne dileyeceksen, uykum geldi benim. Hem yarın bir sürü işim var. Yaşlılar yurduna gideceğim. Bakma öyle aval aval dile haydi... Gidiyorum bak....

“Gitme...”

“Öyle bir güç ver ki bana, sevdiğimi çok seveyim ve o benim olsun...”

“ Hemen...”

Fakat masallarda bir kural vardır bilirsin. Benim gibileri ne hikmetse bir dileği gerçekleştirmeden önce şart koyar ortaya... Nedenini ben de bilmiyorum. O yüzden bir şartım olacak, teamül gereği...

Masallarda böyle olurdu eskiden. Aslında eskiden çok şey olurdu masallarda. Üçlemeler olurdu mesela. Bir padişahın üç oğlu varmış... Üç oğlan bir gün üç faklı diyara gitmiş... Bahçede üç gül varmış... Ya da “yedi” olurdu. Yedi gün geçmiş, yedi düvele duyurmuşlar... Ya da “kırk” kırk gün kırk gece eğlenmişler... Ben sıkıldım bu sayılardan. Ben “bir” i seviyorum. 1 (bir)... Sadece “bir”...

“Nedir şartın?”

“Sana istediğin gibi bir güç vereceğim; ama sadece çok seveceksin... O kadar...”

“O, benim olmayacak mı peki?”

“Olmayacak...”

“Karnım acıktı benim, söyle kabul mü?”

“Kabul...”

Kabul etmez olaydım. Daha cehennemde çıtır çıtır yanacak mıyım yoksa cennette nurilerle cirit mi atacağım bilmeden sıkıştım kaldım arada bir yerde... Hayır muhasebeci de kötü... bir türlü göremedi hesabı... Neymiş efendim, günahlarla sevaplar eşitmiş... Ben n’apayım o zaman ey hesap eden? Gönderin beni dünyaya, bir günah ya da bir sevap işleyeyim ve bileyim yerimi...

Ben bu dünyada değilim...

ben leyla

BEN LEYLA’YIM

Az önce bir şarkı duydum uzaklardan.

“Âşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni...”

Kardeş gibi sevmek, âşık gibi sevmek, arkadaş gibi sevmek, sevmek çeşitlerinin herhangi biriyle sevmek, âşığın kalbinde yer edinebilmek adına, “yeter ki sevsin” mantığı kâfi gelir bir tutkun yüreğin doymasına?

Yetmiyor ki yetinmemiş şair “Dalgalandım da duruldum, koştum ardından yoruldum, binlerce güzel gördüm de en son sana vuruldum” diye de eklemiş.

Duymaz ki o seni! İstersen dünyanın en iyi şarkı sözlerini yaz. İstersen dünyanın en güzel şarkısını bestele olmaz. Peki bu yalvarmak neden? Yakışır mı bir tutkun yüreğe? Yakışmaz, ama yakışmaz diye de bunu söylememek olmaz.

Sanırım en kötüsü de âşık gibi sevdiğini sandığının meğer seni kardeş gibi seviyor olduğunu hissetmek, duymak...

E ne yapsın o zaman tutkun yürek?

O tutkun yürek kendi “tutkun”luğunun yüceliğiyle övünsün, kendi sevmelerinin büyüsüyle büyülensin. Nasıl olsa Mecnun gibi “Ben Leyla’yım” demeyecek mi?

öYLESİNE

Ayın etrafında dönen böcekler yok artık

Öte âlemde kucağıma verilen bebekler de...

Yalnız frenleri tutmuyor arabamın

Bir boşluğa akıp gidiyor düşlerde...

Değişti rüyalarım deyip yukarıdaki dizeleri karalamıştım Cambaz'ı yazdığım gece.

Yeşil bir yılan kesti önümü dün, nereye gitsem o, ne yöne baksam o. Tanrım, kurtulmam gerek... Sonunda yukarılarda bir yerlerdeydim hayal meyal hatırlıyorum. Yeşil yılan kanatlanıp üzerime doğru uçtu. Dragon gibiydi. Ağzını açtığında kıpkırmızı dilini gördüm. Korkunçtu...

Olmayan şeyler... Gerçekte var olmayan... O zaman neden gökkuşağı görmüyorum ben? Şöyle bir rüya görsem mesela: Büyük bir gökkuşağının tam orta noktasından, altında yeşil-mor ilginç yazılar yazılı bir kaykayla gökyüzünden gökkuşağını yol bilip aşağı kaysam sonra da tek kişilik bir teleferikle aynı noktaya yeniden çıksam. Yok...

Leman okuyayım bu gece. Güleyim biraz da belki rüyamda Daral ve Timsah'ı görürüm. Ama şimdi onlar da korkutur. Timsah dedim ya şimdi bu zihin onu gecenin bu saatinde gerçek bir timsah olarak algıladı. Çok ilginç. Daha aklıma timsahın "T"si geldiğinde gözümün önüne timsah geldi. Hay Allah. Keşke Bezgin Bekir'i göreyim deseydim. Onun da kedisi var, ermiş modunda. Yok yok ben en iyisi onları görmeyeyim. Çağrışımlar çoğalıyor hepten uykusuz kalacağım. Sadece okuyayım. Düşüneyim ve güleyim. Kendi kendime uyurum zaten.

O uyuyor... Nasıl yapıyor ediyor uyuyor. Hem de kafasını koyar koymaz yastığa... Öğret diyorum:

—Bak şimdi. Kafanı yastığa koy.

—Koydum.

—Gözlerini kapa.

—Kapadım.

— Ve hiçbir şey düşünme.

—Peki.

Hiçbir şey düşünmemeyi düşünüyorum. Hiçbir şey düşünmemeyi düşünmek isterken, düşünmemem gereken her şey, "beni düşünme, beni de beni de..." diye resm-i geçit yapıyorlar. Oldu. Bak hiçbir şeyi düşünmezken her şey kendini hatırlattı zaten. Baştan alıyorum. Kafanı yastığa koy, gözlerini kapa, hiçbir şey düşünme. Belki şimdi olur.

Bunu hiçbir zaman yapamadığımı ve yapamayacağımı biliyorsun. Yatarken neden kitap okuduğumu da... A benim canım, neden ısrarla kendini yorma diyorsun bana? Kabul et. Farklıyız, her insan bir olur mu? Ben senin gibi kafamı yastığa koyar koymaz uyuyabildiğim güne şiirler yazacağım, methiyeler düzeceğim bir bilsen.

Çalı çırpıyı süpüreyim biraz. Yer açayım. Üç değerli yazım var dost dilinden, ben en iyisi onları okuyayım.

14 Şubat 2008 Perşembe

hoşça kal canımın içi hoşça kal

Siyah bir akşamı giymişim meğer sırtıma

Ardından kapkara bir zaman

Yıkan

Yakan

Öyle bir geceyi sarmışım bu tene

Acıta acıta ağlatan

Kulakları sağır eden bir sessizlikte

Öyle duyamadım ki kalbinin atmayışını,

Yalan söylüyorlar kesip atmalı bunları

Sonra bir deli cesaret,

Oysa

Sen kimsin,

Kendi dünyanın tanrısısın

“O”nun evreninin değil

Bir cesaret giriverdim yanına

Ne ses, ne nefes...

Konuş be bir konuş,

Git, de yanımdan, ben gittim de...

Eyvallah de...

Ve ne olur konuş!

Konuşamaz ki...

Sonra hayret ve hayranlık

Sonra nefret ve isyan

Sonra boyun eğmek

Sonra alayına öfke

Sonra, yağız yer...

Ben o resmi görmek hiç istemedim ki

Şimdi

Dilim suskun,

Lâl...

“Biraz daha kal”

Demeye yetmedi ki gücüm,

Hoşça kal canımın içi hoşça kal...

toprak ve yaprak

Çok sonbahar ya da en sonbahar...

Ama en son bahar değil dediğim.

Yanılma!

En sonbahar olduğu bir günde,

Düştün desem...

Kaldın desem...

Ve gitmedin desem...

Ve çürüyeceksin sanma sakın

Zira başkadır yüreğin toprağı

Ne zalimliği zalimliktir yerinki gibi

Ne öfkesi öfke

Ne masumluğu tehlike

Öyle bir toprak ki bendeki,

Ne suya gerek var bendeyken sen,

Ne güneşe...

Aldığım nefesi sen diye alırsam

Daha çok yeşerecek

Verdiğim nefesi sen diye verirsem

Daha çok dirilecek

Sen öyle bir yerdesin ki şimdi

Nasıl büyüdüğünü hiç kimse bilmeyecek.

Ağaç da...

Toprak da...

Bunu bir tek gözlerin söyleyecek

Siyah gecelerde fısıldayarak...

En çok gözlerinden eminim senden yana,

Ve söyleyemediğin sözlerinden,

Dokunamadığım ellerinden...

Çok sonbahar ya da en sonbahar...

Ama en son bahar değil dediğim.

Yanılma...

Sonbaharda düştün yüreğime,

Yağmur yağıyordu,

Hatırla...

ruhum ruhunla buluşana dek

Sen benim tahmin ettiğim boyuttasın şimdi,

Ama asla bildiğimde değil.

Ben onu henüz yaşamadım ki...

Senden önce,

Senin o çok kıymetlin gittiğinde,

Demiştin ya

“ruhum ruhunla buluşana dek...”

Çok zaman geçmedi üstünden.

Yedi ay...

Ve gittin!

Buluştun...

Şimdi aynısını ben desem,

Sen de benim en kıymetlimsin ya,

Yedi aya kadar

Gelir miyim yanına?

Anne yüreğin hâlâ daha eminim ki sende

Yürek çürüse de yerde.

Gerçek anlamda ama, kızma...

Git, dersin bilirim; “âsâbımı bozma benim!”

“Gelme...”

“Daha yaşayacağın çok şey var senin !”

Bitti be...

Vallahi bitti.

Belki senin

Gitmeden önce

Benim için kurduğun hayaller bile,

Daha hacimliydi yaşadıklarımdan.

Ama bitti...

Sen gittin ya

O zaman işte...

masal gibi

Gecenin en dipsiz kuyusuna bağırsam Midas’ın kulaklarını

Bağırırken düşsem de oraya

Rapunzel’in saçlarına tutunup çıksam

Gayya Kuyusu’ndan...

Sonra Hansel ile Gratel’in bıraktığı o çakıl taşlarını toplasam

Ay ışığında ve yolumu bulsam...

Ve yine bağırsam durmadan “Midas’ın kulakları eşek kulağııııııııı...”

Bu sefer ekmek kırıntılarına razı olmalıyım,

Zira zor geri dönmek...

Üstelik o kırıntıları kuşlar yememiş miydi?

Gecenin en kuytu anında Bremen’e gitmeye karar versem

Toplasam benim gibileri

Şarkılar söylemek için düştüğüm yolda

Haydutları korkutsam

Mızıka bile çalamadan

Ya da Gepetto usta bana el verse

Bir de postmodern Pinokyo yapsam

Yalan söyledikçe burnu uzayan değil

Doğruyu söyledikçe büyüyen

Dağa taşa sığmayan

Koskocaman olan

Bu pigmelerin dünyasında

Dev gibi dolaşıp caka satan

Ve

Açıp ellerimi hiç görmediğim Tanrı’ya

Aborjin duası etsem diyorum

Son "elveda” yı atlatmama yetecek kadar "merhaba" diliyorum

Desem....

Neye yarar ki?

Desem, söylesem, karar versem...

Diyemedikten, söyleyemedikten, karar veremedikten sonra?

Ne yarar?

Hepsi masal...

Yaşam gibi...

Biz gibi...

Ben gibi...

Her şey gibi...

cambaz

Hem ip hem cambaz olur mu insan?

Hem ip oluyorum bazen

Hem de cambaz...

Elimde tutkulardan bir çubuk...

Bir ucunda yüreğim asılı

Bir ucu ayaz...

Tam ortasındayım sanıyorum ipin

Kendimin...

Ben ne biçim cambazım?

Bir adım atsam,

Geri dönsem olmaz.

Yüreğim dersen uzak benden.

O bu gidişe kanmaz,

İnanmaz.

Sonu dipsiz bir kuyuda aklım

Ruhuma taş bağlasam

Batmaz.

Aslı yok bu dengenin

Aslı yok!

Anlatsam yürek dayanmaz...